|
Terör, boşluktan doğdu. “Boşluğu kimler nasıl doldurdu?” sorusu değil, “Bu boşluğu kimler ve nasıl oluşturdu?” sorusudur teşhis ve tedavinin anahtarı. Ve asli soruyu, en çok da medya, kendi kendine sormalıdır. Cıvık cıvık siyaset, vıcık vıcık magazin...
Ortasını bulamıyoruz, yine çok politize olduk. Bütün gün siyaset konuşuyoruz. Kanallar, bangır bangır siyasetin modalaşmış konularını seslendiriyor; hep aynı şeyler, magazin mantığıyla tekrarlanıp duruyor.
Beşerî konular unutuldu. İnsan, şehir, aile, gençler, eğitim, hayatımızın günlük akışındaki çirkinlikler tamamen gündemin dışında kaldı.
En ağrıma giden husus şu:
Tanzimat’tan, hatta daha öncesinden beri, bizim aydınlarımızın, Batı’ya paralel olarak daima bir ana meselesi olmuştur: “Bu Türkiye ne olacak?!” Yani birileri bu meseleyi bir araya gelerek konuşmalı, kararlaştırmalı! Duyûn-u Umumiye’ler, Meşrutiyet’ler, Çanakkale’ler, Mondros’lar, Sakarya’lar, Lozan’lar yaşandı. Aynı soru sorulmaya devam ediyor: “Bu Türkiye ne olacak?” Şaha mı kalkacak, yok mu olacak? Sanki her gün her an bir “var olmak, yahut yok olmak” tehdidi tepemizde Demokles’in kılıcı gibi duruyor!
Bu öyle bir psikolojik dengesizliğe yol açıyor ki; hayatın gerçek, doğal, canlı, acil meseleleri nazarımızda önemsizleşiyor. Piyangoya bel bağlamış tipleri andırıyoruz bazen. Çalışmayı, yaşamayı ertelemiştir; o sadece piyangonun kendisine vurmasını bekler. Hayat her gün vurur, o ayılmaz; ille piyango vuracak!
Demokrasi öyle hoplayarak zıplayarak gelişmez. Birikiminin güçlendiği ve zenginleştiği nispette yavaş yavaş ilerlersin. Bu hayatın kanunu böyle; böyle işler, böyle yürür… Meselelerini halletme yolunda ilerleyeceksin, ekonomin gelişmeler kaydedecek, kafalar biraz biraz değişecek, kültürel farklılaşmalar oluşacak; bunlara paralel olarak demokrasi de gelişecek.
Ama biz sihirli reçeteler peşinde koşup da, insanlık meselelerini sürekli ertelersek; o demokrasi hiç gelişmez.
Bir ara bir haber görüntüsü ilişti gözüme: Bir gencecik öğretmen ağlıyor, eşinin de bilmem hangi şehirde öğretmen olduğunu, böyle nasıl yaşayacaklarını gözyaşı dökerek anlatıyor. Biz zulümden hoşlanıyor muyuz, neyiz? Öğretmen üç kuruş maaşla çalışıyor. Onun okuması, kendini sürekli geliştirmesi lazım ve Türkiye’de en pahalı faaliyet de budur. Bunlar yetmiyormuş gibi, karı-kocayı da ayırıyorsun, ortada kalmış çocuklarıyla, biri Denizli’de, biri Mardin’de öğretmenlik yapsın diyorsun! Kendimizi onların yerine koysak, birazcık empati yapsak; yeter. Ama biz çok koyu, çok ciddi, çok aktüel, çok büyük siyaset işleriyle meşgulüz!
Bir dumansız hava sahasıdır, gidiyor. Uyuşturucu kullanma istatistiklerine bir baksana. Okulların etrafında biraz gözlem yapsana…
“Okumayan yazamaz” denilir ve bu çok doğru bir sözdür. Ama ben şimdi başka bir söz söyleyeceğim ve belki sizi şaşırtacağım: Yazmayan, yazamayan, yazma arzusu duymayan insanlar okumaz.”
Açıklamaya çalışayım:
Okulda, okumayı yazmayı öğretirler. Okumayı öğrettiklerine daha sonra bir şeyler okuturlar, daha fazla okumasını da tavsiye ederler. Bu “okuma” faslı. Peki “yazma” faslında ne var? Yazmayı öğrettiklerinize ne yazdırıyorsunuz? Kompozisyon da yok artık. Yazmayı öğrenen çocuklara ne yazdırıyorsunuz? Yazma arzusunu uyandıracak, yazma alışkanlığını kazandıracak bir şeyler veriyor musunuz ona? Yazmayı bilmek, kalem oynatmayı bilmek değildir. O çocuk mektup yazmayı, dilekçe yazmayı bilmez. Kendini duygularını düşüncelerini ifade etmeyi hiç bilmez. Ve bu durumdaki çocuklar, sizin zorla okuttuklarınızdan başka bir şey de okumaz. Çünkü gerçek anlamda yazmayı öğrenmemiştir, ancak yazmayı öğrenirken alabileceği düşünce üretme eğitiminden yoksun kalmıştır. Ve efendim; düşünce eğitimi vermediğiniz kişiye, ağzınızla kuş tutsanız, okumayı sevdiremezsiniz. “Yazmaya yabancı olan, okumaya da yabancı kalır” deyişimin izahı işte budur. Haksız mıyım? Ama bu sözler makes bulmaz, muhatap bulmaz. Çünkü bizim çok büyük çok ciddi siyaset meselelerimiz vardır!
“Çocuklara gençlere, bir amaç bir ideal sahibi olmanın gereğini öğretmeliyiz.” diyebilmek cesaret konusu hâline geldi. Vaktiyle ideolojik sapmalardan çok çektik diye “ideal”den de uzak kalmanın bize neler kaybettireceğini biraz yaşamadan anlatamayız diye uzunca bir müddet suskun kalındı. Vahamet tabloları belirmeye başladı, şiddetli çatırtılar duyulur oldu; hiç aldırış etmedik. “Sadece, oku, çalış, para kazan”la olmazdı, hayat bununla dolmazdı; kişilik-karakter sahibi olabilmek için, bir denge ağırlığıyla ayakta durabilmek ve doğru bir yönde ilerleyebilmek için, verimlilik ve mutluluk için, başka şeyler de gerekliydi. “Önlerine bilgisayar koyduk, daha ne!” kolaycılığı ile kendimizi aldatamazdık… Fakat aldatmaya çalıştık. Kafamıza bir topuz indiğinde kısa da olsa bir kahırlanma dönemi yaşıyoruz: “Niçin bu çocuklar böyle oldu? Gencecik kızlar nasıl uyuşturucuya alışır? Bunlar iyi aile çocukları. Bu hâle nasıl geldiler? Ne oluyor bize?” cevabı gayet basit: kişilik kazanma, bir ideale bağlanma, sorumluluk bilincine sahip olma eğitimi vermezsiniz; sadece öğretimle, belletimle, bilgiyi depolamakla saymakla adam yetiştireceğimizi zannederseniz, elbette böyle olacaktır. Hiç şaşılacak bir şey yok.
İnsanın ilk öğrenme ve düşünce ihtiyacı; hayatın ne olduğu ve niçin nasıl yaşanacağı meselesine cevap bulmaktır. Hayat bilgisi, hayat düşüncesi hayat görüşü adına hiçbir şey vermiyorsunuz. Öğrencileri eğitmekten önce öğretmenleri eğitmek gerektiğini hiç aklınıza getirmiyorsunuz. Öğretmenliği “garantili boğaz tokluğu” sağlayan bir iş gibi görüyorsunuz; öğretmenliğin ancak sevgiyle, istiğna ile kendini azaltan meşguliyetlere mecbur kalmadan, gelişmesi ve kültürel beslenmesi için kimseye muhtaç olmadan mütevazı harcamalar yapabilme gücüne sahip bulunarak yaşaması gereğini dikkate almıyorsunuz. Onun okuldaki görevine bir yan iş gibi âdeta kerhen yahut baştan savma bir önemsememe psikolojisiyle bakacak hâle gelmemesi için hiçbir tedbir düşünmüyorsunuz. Bu AB’nin derdi değildir. Bunu, bırakın dayatmayı, tavsiye eden bile olmaz… Bizim bir öğretmenimizin parayla ders vermesi bizim hayallerimize bile sığmazdı; okulumuzda paralı telafi kursları falan açılması da öyleydi. Tam tersine, ailesi fakir olanlara okul yardım ederdi. Özel okul başka bir konudur, millî eğitimin okullarından söz ediyorum. Biz öğretmeni koruyamadık ki öğrenciyi koruyabilelim. Öğretmene özsaygısını kaybettirdik, öğretmen gibi yaşama imkânlarından onu mahrum ettik. Çocuklar saymıyor, çünkü özsaygısını kaybeden yeterince saygı telkin edemez; ne çevresine ne öğrencilerine… Öğretmen çarşıdan pazardan geçerken, bütün esnaf saygı ve selam duruşu pozisyonuna geçerdi. Öğretmen siyasetin değil ama, toplumun ve halkın vekili gibiydi. Ve kendisi bunu hissettiği için, o rolün aktörlüğünü, giyimiyle konuşmasıyla tavrıyla tarzıyla usulüyle üslubuyla bihakkın gerçekleştirmeye çalışırdı. Sınav yapardı ama, kendisi her gün her an sınavdaydı. Disiplin kurulunun bir ihtar vermesi, yüce divan kararı gibi sakındıran korkutan ürküten bir ihtimaldi ve başka yaptırım gerekmezdi. Öğretmenimiz, okulu bitirdikten yıllar sonra bile öğretmenimiz olarak kalırdı. İster doktor, ister profesör, ister subay, ister yönetici olalım; onlar bizim daima öğretmenlerimizdi.
Var mı şimdi böyle bir öğretmenlik, böyle bir öğrencilik?
Mizah, hakikati istisnanın içinde boğmak değildir. Hababam Sınıfı koskoca bir şuuraltı yalanıdır. İstanbul’un o zamanlardaki bütün liselerini (özel, genel) bilirim. Hepsi uydurma onların. Enfes mizah çizgileri hakikatin içinde de vardır; ama onları görüp yazmak akıl ister, gönül ister, emek ister.
… Terör, boşluktan doğdu. Boşluğu oluşturanlar “manevi ve asli” fail, boşluğu çeşitli mel’anetlerle dolduranlar “somut ve reel” faildir. “Boşluğu kimler nasıl doldurdu?” sorusu beni çok ilgilendirmiyor, “bu boşluğu kimler ve nasıl oluşturdu?” sorusudur teşhis ve tedavinin anahtarı. Ve asli soruyu, en çok da medya, kendi kendine sormalıdır. Cıvık cıvık siyaset, vıcık vıcık magazin. Gündemi bunlarla dolduranlar ve buna oyuncak olanlar oluşturdu o boşluğu. Terör yüzünden 300 milyar dolar kaybettiğimiz söylenir. Az, çok az bu miktar. Üretilenlerden kaybedilmişler, üretilemeyenlerin, üretilmesi engellenenlerin yanında hiç kalır. Boşluk yüzünden kaybettiklerimiz hesap edilemez, ancak hayal edilebilir. “Boşluk olmasaydı şunları şunları yapabilirdik” diye ben sürekli hayaller kuruyorum…
Böyle siyaset, böyle gündem, böyle aktüalite olmaz. Düşünce rengi taşıyan farklılıklar bile boşlukta geziniyor ve orayı dolduranlar oyunlara malzeme oluyor. Öylesine dirençsiz, öylesine zayıfız medyatik moda cazibeleri karşısında.
Ama Yahya Kemal’in sözü şimdi de geçerli. “Her şeye rağmen iyiye yürüyen” bir şeyler yine var. Ve iyi ki var. Mevla umudun bahtını ve yolunu açsın niyazındayım.
Ahmet Selim
Aksiyon
|